Edward Mordrake 19. yüzyılda yaşamış İngiliz soylularından olduğu söylenir. İki tane yüze sahip olup, bir yüzü normal insan silueti gibi görünürken, diğer yüzündeki ağzıyla yemek yiyemiyor, konuşamıyor sadece gülüp ağlayabiliyormuş. Diğer yüzünün her gece kendisine korkunç şeyler fısıldadığını söylese de hiçbir doktor bu yüzü almaya kalkışmamış.
Kafasına ön tarafından bakıldığında yakışıklı sayılabilecek biri olurken; arka yüzünde şeytani bir kadın olduğu söylenir. Dediğine göre bu kadın o ağlarken gülüyormuş ve psikolojisini tahrip edecek şekilde sohbete girişiyormuş kendisiyle.

Edward dayanamayıp 23 yaşında intihar etmiş. Tom Waits de bu şarkıda onun hikayesini anlatmıştır. (Poor Edward) (videodaki resim: Edward Mordrake)


JOHANN SEBASTIAN BACH - KEMAN KONÇERTOSU (BWV1042)

üç bölümlü (allegro - adagio - allegro) konçertodur. 1720 yıllarında bestelenen bu eser biraz senfoniktir, obuanın da çok etkili melodileri yer alır bu konçertoda. klasik konçerto biçiminin öncülerinden sayılır. ilk bölüm biraz karmaşıktır. müziği kulağa hoş ve tanıdık gelir, rahat dinlenebilir fakat derinliğine inmek için defalarca dinlemek dışında iyi bir müzik kulağına da sahip olmak gerekir. bu sebepten, ben sadece ikinci ve üçüncü bölümü hakkında bir şeyler diyeceğim. öncelikle adagio(ağır tempo) kısmından bahsetmeliyim, max bruch'un birinci keman konçertosunun ikinci bölümünden sonra dinlediğim en güzel keman edebiyatlarından diyebilirim.. öyle derin, öyle içerikli ki;  tam anlamıyla müziğin içinde, kemanın yarattığı enerjiyle boşlukta kayıp gidiyor hisine kapılabilirsiniz.. adagio bölümünün hepimize farklı farklı hikayeler anlattığının farkındayım. dinlendiği an, kısa bir süre içinde, birden fazla hayaller içinde bulabilirsiniz kendinizi.

konçertonun allegro kısmı olabildiğince neşelidir. bu bölümü hayatının her noktasında enerjik olamayan bireylerin dinlemesini tavsiye ederim, kişiye büyük bir coşku yaşatır, yaşam enerjisi verir. 

bu arada allegro kelimesinin türkçe anlamı da, enerjik ve neşeli biçimdir..


tahmini süresi kırk dakikadır..


tom waits - on the nickel


amerikan rüyasını kabus gibi yaşayanlar için yazılmış müzikal bir anıt..

gecenin bi’ saatinde kadıköy rıhtımında bir bankta biramı yudumlayarak, evsizlerin farklı yerlere kıvrılıp uyumuş halini ve yıldızların denizde yansımasını izleyerek dinlemişliğim var.. hüznün ve melankolinin sınırlarını zorlayan bir şarkı. 


johann sebastian bach - chaconne (keman için)

çok geç keşfettiğim, keşfettiğim ilk günden itibaren istisnasız her gece sabahlara kadar defalarca dinlediğim, müziğin anlatmak istediklerini anlayamama rağmen ezgilerinde bulduğum yoğunluğu ve derinliği hissetmek için arka arkaya dinleyerek eşsiz dakikalar geçirdiğim efsane notalar bütünü..

orjinalini (keman üzerine olanı) dinledikten sonra ne gitar ne de piyano versiyonunu dinlemeye tenezzül ettim. 

koyduğum link efsane keman yorumcusu itzhak perlman’ın.


"bütün yolu anlattım artık" jack kerouac - ON THE ROADjack kerouac ve arkadaşlarının yol hikayeleridir bu.. yola çıkış nedenleri ise hayatın gerektirdiklerine olan isyanlarıdır.. kitapta herkes hobodur. hobolar; iyi bir okul okumayı, meslek edinip kariyer sahibi olmayı, iyi bir eşe sahip olup iyi bir aile babası olmayı reddeden ve kendini sokağa atan eğitimli ve kültürlü bireylerdir. kitabın yazarı  jack kerouac  tutkuyla sevdiği arkadaşı neal’a ithafen kaleme almıştır bu romanı. ona olan sevgisini ve hayranlığını kitabın tüm satırlarında görebilirsiniz. oldukça şiirsel bir dille daktilosu aracılığıyla bir rulo kağıda tam 7 günde aralıksız yazmıştır (rulo kağıdın uzunluğu da 36 metre). çünkü ara verirse, romanın akışı bozulacaktır ve ilk anlardaki coşkusunu kaybedecektir. bu yüzden, jack kerouac rulo kağıdı tercih etmişti. romanı yazarken sanılanın aksine alkol veya uyuşturucu kullanmamıştı. sadece kahve ile beslemişti kendini.. radyoda bop’ı açmış ve içinde ne varsa dışarı dökmüştü..bu kitap; neal’la birlikte katettiği yol ve bu yolun içindeki; caz, içki, kızlar, uyuşturucu ve özgürlük hakkındaydı…
yollarda açlık çekmiş, parasızlığın zorluklarını yaşamış, soğukta üşümüş, aşk acısı çekmiş, sefilliğin her türlüsünü tatmış fakat dostlarının ve yolun varlığı kendisini ayakta tutmuştur. beat kuşağının atalarıdır bu kitaptakiler. hippi hareketi bu kitap sayesinde başlamıştır. aynı zamanda bu kitap incil’den sonra kitapçılarda en fazla çalınan kitaptır.unutmadan, eklemek istediğim bir şey daha var, bu kadar hızlı yazmasının sebebini sorduklarında şu cevabı vermişti j.k. “hızlı gittim çünkü yol hızlıdır.”"giderek daha kırmızı, daha karanlık büyük amerikan gecesi çökmeye devam ediyor. yuva diye bir şey yok."

"bütün yolu anlattım artık" jack kerouac - ON THE ROAD

jack kerouac ve arkadaşlarının yol hikayeleridir bu.. yola çıkış nedenleri ise hayatın gerektirdiklerine olan isyanlarıdır.. kitapta herkes hobodur. hobolar; iyi bir okul okumayı, meslek edinip kariyer sahibi olmayı, iyi bir eşe sahip olup iyi bir aile babası olmayı reddeden ve kendini sokağa atan eğitimli ve kültürlü bireylerdir. kitabın yazarı  jack kerouac  tutkuyla sevdiği arkadaşı neal’a ithafen kaleme almıştır bu romanı. ona olan sevgisini ve hayranlığını kitabın tüm satırlarında görebilirsiniz. oldukça şiirsel bir dille daktilosu aracılığıyla bir rulo kağıda tam 7 günde aralıksız yazmıştır (rulo kağıdın uzunluğu da 36 metre). çünkü ara verirse, romanın akışı bozulacaktır ve ilk anlardaki coşkusunu kaybedecektir. bu yüzden, jack kerouac rulo kağıdı tercih etmişti. romanı yazarken sanılanın aksine alkol veya uyuşturucu kullanmamıştı. sadece kahve ile beslemişti kendini.. radyoda bop’ı açmış ve içinde ne varsa dışarı dökmüştü..

bu kitap; neal’la birlikte katettiği yol ve bu yolun içindeki; caz, içki, kızlar, uyuşturucu ve özgürlük hakkındaydı…


yollarda açlık çekmiş, parasızlığın zorluklarını yaşamış, soğukta üşümüş, aşk acısı çekmiş, sefilliğin her türlüsünü tatmış fakat dostlarının ve yolun varlığı kendisini ayakta tutmuştur. 

beat kuşağının atalarıdır bu kitaptakiler. hippi hareketi bu kitap sayesinde başlamıştır. aynı zamanda bu kitap incil’den sonra kitapçılarda en fazla çalınan kitaptır.

unutmadan, eklemek istediğim bir şey daha var, bu kadar hızlı yazmasının sebebini sorduklarında şu cevabı vermişti j.k. “hızlı gittim çünkü yol hızlıdır.”


"giderek daha kırmızı, daha karanlık büyük amerikan gecesi çökmeye devam ediyor. yuva diye bir şey yok."


*ilk istanbul maceram sonrası bir gezi yazısı bu.. kütüphanemi karıştırırken buldum. bi’ beş senesi var herhalde..

gece treniydi. valizini trene yüklemeye yardım ettiğim güzel gözlü bir kız ve annesi vardı trende, tam arkamda oturuyorlardı.. biraz bob dylan, biraz tom waits ve çehov’un öyküleri vardı yolculuğumda, azıcık da uyku.. sabahı bulduğumuzda bolu dağlarının arasındaydık, gün yeni ağarıyordu ve tren dağdaki ormanların sessizliğini yarıp geçiyordu..  

haydarpaşa’da inmeyi planlamıştım. anne kız, bostancı’da inince ben de orada inmeye karar verdim. sahil filan vardı. çay içerdim. ama öyle yapmadım. taksim’e giden bir otobüse bindim. çift katlıydı. üst katın en ön koltuğuna yerleştim. meraklı gözlerle etrafı inceliyordum. ilk defa istanbul’da tek başıma geziyor olacaktım. onun heyecanıydı bunlar. endişeliydim de.. yan koltuğa bir kız oturdu. bilgi üniversitesinde okuyormuş. taksim’in nerede olduğunu sorduğumda heyecanımı farketmişti zaten..

pansiyon aradım ucuza. en ucuz 15 tl’di. iyi dedim, fiyatlar bu seviyedeyse rahatlıkla gezebilirim istanbul’da.

ilkin pansiyon aramak, sonrasında güzel bir kahvaltı yapmaktı amacım. dolaşa dolaşa istiklal’e kondum.. çok güzeldi oralar. ara sokaklar, dar sokaklar, kahve dükkanları, turistler.. kulaklığımda bob dylan..

bir berber bulup saçlarımı yıkatmazsam ölürdüm. bir sokağa girdim, oradan başka bir sokağa.. derken iki kişinin muhabbet ettiğini gördüm ve yanlarına yaklaştım. berber sordum ve eliyle arkamı işaret etti bir tanesi. arkama baktım ve onlara tekrar dönüp sadece gülümsedim. berbere girdim. saçlarımı yıkadı biraz da enseyi aldı. 15 - 20 dakika muhabbet ettik. çayı da lezzetliydi.   

iki yıldır sadece internetten tandığım hülya’yla pelin’i ilk kez o akşam gördüm. çok cana yakındılar. iki kişilik asansöre bile üç kişi bindik. eğer asansör kalsaydı dünyanın en şanslı insanı ben olabilirdim. café-bar tarzı bi’ yerde oturduk biraz. birer bira söyledik, geyik yaptık bol bol.

pelin’le hülya’yı uğurladıktan sonra metrobüsle kadıköy’e, merve’nin yanına varmak için yola koyuldum. metrobüste sıra beklerken biriyle neredeyse bir saat eğitim ve hayat hakkında muhabbet ettik. tabi çocuğun geleceği parlak anlattıklarına bakılırsa.. londra’da okuyor, falan filan.. sonra taksiyi gösterdi, gideceğim yeri söyledi, tokalaşıp ayrıldık. bu arada adamla doğum tarihlerimiz aynıymış, kimbilir saat kaçta doğmuştu?..

ah.. o istanbul manzaraları aklımdan çıkmıyor hiç.

galata köprüsünden balıkçıların suya bakışı, martıların süzülerek uçuşu ve çıkardıkları güzel sesler.. vapurlar.. balık ekmek ve bira.. bunların herbiri birleşince ortaya çıkan melodiyi kaç kişi duyumsamıştır, kaçı bunu farkedip mest olmuştur?..

elimde çehov, sırtımda çantam ve deli gibi yağan yağmur, ıslak asfaltlarda yansıyan araba farları eşliğinde bekledim merve’yi. tabi onu da ilk kez görecektim, sözlükten tanışıyorduk. resmine bakılırsa güzeldi, herhangi bir hayal kırıklığına müsade etmezdim o istanbul anılarımın içinde. telefonla konuşurken sesi çok sıcak geliyordu, beni görmüştü, yaklaşmasını bekliyordum ve o arada da etrafıma bakıyordum.. biri yaklaşıyordu telefonla konuşarak; şişman ve asık suratlıydı. bi an o sandım, neyse ki geçip gitti yanımdan.. sonra tam hayalimdeki minyonlukta, gülen yüzlü tatlı bir kız bana yaklaşıyordu.. etekliydi. çok güzeldi.

çok şanslı hissetmiştim kendimi..

beni götürdüğü kafe harikaydı. içerisi loş, retro bir havası vardı.. çok eskilerden kalma bir şato gibi dizayn edilmiş, karşıda devasa bir ayna vardı.. yanyana oturduk ve baya muhabbet ettik. çok hoşlanmıştım. öpmeyi arzuladım. tabi eski sevgilisinden bahsetmeseydi iyi olacaktı..

güzel bir geceydi ama..

bindirdim otobüsüne. ben otel aramaya koyuldum. ilk sorduğum yer 35’ti. pahalı geldi bana. zaten içerdeki tipler pek tekin değildi. çıktım. dolaştım birkaç otele daha fiyat sordum. 65 - 70 gibi gidiyordu. 

en sonunda kervansaray diye bi otelden aldım. iyiydi otel. kahvaltılı filan.

aldım anahtarı çıktım dışarı. bir viski aldım. küçük viski. denize karşı bir banka oturdum. iskeledeydim. kadıköy iskelesinde.. yanımdaki bankta da adamın biri tek başına bira içiyordu. o da keyif adamıydı belli ki..onunla da sohbeti koyulaştırdık. bir - birbuçuk saat muhabbet ettik ikimiz de kafayı bulacaktık neredeyse.. baya içimizi döktük birbirimize.. anlatacak ne çok şeyimiz varmış.

sonra o kalktı. etrafımdaki banklara yerleşmeye başlayan evsizlerin yatakhanesinde döndü bulunduğum yer. tam o sıra eşsizleşmeye başladı gece.. ay ışığının denize vuran şavkı, evsizlerin banklarına tıpkı bebekler gibi yumulması, içkim ve dinlediğim müzik… 

http://youtu.be/sILtO6LAEq8

her şey harikaydı… ertesi gün yağmurluydu.. vapurluydu.. martılı ve yer yer deniz kokusuydu..


herkes tarafından kurulan fakat kimseye ait olmayan,ölümsüz ve gizemli bir yolla evrene düzen getirecek bir edebiyat kütüphanesi düşleyin.


hobolar
güneşin ufka uzandığı ve gökyüzünün kıpkızıl renge boyandığı bir akşamüzerinde, yani gezegenin yarısına karanlığın çöktüğü vakit, hüznün mutluluğunu en iyi şekilde yaşarlar.
bir sırt çantasının ve bez ayakkabının yıpranmışlığı kadar yaşanmışlığın olduğu bu odaya, karşı apartmanın penceresinden yansıyan akşam güneşinin kızıl ışığı; masamı, sandalyemi ve yarı dolu bira bardağının hemen yanında iki üç sigara söndürülmüş kültablasıyla birlikte beni adeta bir edward hopper tablosunun içinde gibi hissettirir.. öylece sessiz ve yapayalnız. pencerenin hemen kenarına oturup dışarıyı seyrederken gökyüzünde süzülen kuşun hareketsiz uzun kanatlarına takılan gözüm, özgürlüğün tanımını okuyor gibi olur. kuşların hep yaptığı bir şey. bunu en güzel onlar anlatır. kanatlarını ılık rüzgarı yararak havada süzmesi brahms’ın 3. senfonisinin ezgilerinde yaşatır beni.
eskimiş, yıpranmış ve soluk renkli yeşil çantama baktığımda ne hüzünlü ne de neşeli olan eski yolculuklarımı düşünürüm.. kısa bir süre önce, birikmiş paramla aldığım küçük viski şişesini ikinci el kitaplarla dolu çantamın içine koyup merdivenlerden hızlıca inmeyi tasarlarken o kuşun özgürlüğüne bir gıdım daha yaklaşmanın heyecanını hissederim.
nihayetinde kendimi sokakta bulurum. gökyüzüne baktığımda o kızıllığın altında süzülen kuşun çoktan yok olup gittiğini görmek farklı bir hüzün yaratır içimde.
hobolar; özgür oldukları kadar hüzünlüdürler. `hüznün mutluluğu`nu doyasıya yaşarlar.

hobolar

güneşin ufka uzandığı ve gökyüzünün kıpkızıl renge boyandığı bir akşamüzerinde, yani gezegenin yarısına karanlığın çöktüğü vakit, hüznün mutluluğunu en iyi şekilde yaşarlar.

bir sırt çantasının ve bez ayakkabının yıpranmışlığı kadar yaşanmışlığın olduğu bu odaya, karşı apartmanın penceresinden yansıyan akşam güneşinin kızıl ışığı; masamı, sandalyemi ve yarı dolu bira bardağının hemen yanında iki üç sigara söndürülmüş kültablasıyla birlikte beni adeta bir edward hopper tablosunun içinde gibi hissettirir.. öylece sessiz ve yapayalnız. pencerenin hemen kenarına oturup dışarıyı seyrederken gökyüzünde süzülen kuşun hareketsiz uzun kanatlarına takılan gözüm, özgürlüğün tanımını okuyor gibi olur. kuşların hep yaptığı bir şey. bunu en güzel onlar anlatır. kanatlarını ılık rüzgarı yararak havada süzmesi brahms’ın 3. senfonisinin ezgilerinde yaşatır beni.

eskimiş, yıpranmış ve soluk renkli yeşil çantama baktığımda ne hüzünlü ne de neşeli olan eski yolculuklarımı düşünürüm.. kısa bir süre önce, birikmiş paramla aldığım küçük viski şişesini ikinci el kitaplarla dolu çantamın içine koyup merdivenlerden hızlıca inmeyi tasarlarken o kuşun özgürlüğüne bir gıdım daha yaklaşmanın heyecanını hissederim.

nihayetinde kendimi sokakta bulurum. gökyüzüne baktığımda o kızıllığın altında süzülen kuşun çoktan yok olup gittiğini görmek farklı bir hüzün yaratır içimde.

hobolar; özgür oldukları kadar hüzünlüdürler. `hüznün mutluluğu`nu doyasıya yaşarlar.



tom waits

içinde tüm karakterleri barındıran kalın ciltli bir roman sanki. eski bir kütüphanenin rafları arasında gezinirken sararmışlığıyla dikkati çeken bir kitabı eline alıp büyük bir şevk ve heyecanla karıştırmaya başladığın ve başını mı, sonunu mu, ortasını mı okuyacağına bir türlü karar veremediğin ve öylesine bir yerden başlayıp okuduğun yeri tekrar okumana rağmen tüm sayfaları ezberlemiş halde hatmettiğin bir kitap gibidir tom waits. satır aralarında farklı hayalleri de içerir bu roman. her paragrafı ayrı bir coşku, ayrı bir melankoli. altı da çizilmemeli hiç. çünkü yeniden açıp okuduğunda ilk defa karşılaşmış gibi tekrar okunmalı o satırlar. tekrar tekrar okunduğunda farklı hazları alabildiğin klasik rus edebiyatı ve fransız edebiyatı karışımı bir roman olmalı. başlangıcı ve sonu belli olmayan bir roman. başlamayan, hiç bitmeyen ve asla bitmeyecek olan…


Yehudi Menuhin  ♬ Beethoven Romance 

  keman ve orkestranın sağlayabileceği en güzel uyum olsa gerek. öyle bir dünya düşünün ki, bomboş arazide sadece rüzgar ve bitkiler var. gökyüzünde binbir renk saklı. keman bitkilerden rol kapmış, orkestra ise rüzgarı canlandırıyor. her şey ağır başlıyor, hareketleniyor ve orkestranın yavaşça sönmesiyle kemanın söyleyecekleri de son buluyor..

  tıpkı doğada olduğu gibi..

  önce rüzgar hafifliyor, duruyor ve daha sonra bitkiler hareketsizleşiyor..


tom waits'i hold on'la keşfetmiştim. bu müziğin melodilerinde bir yerden tanıdık gelen tınılar vardı. belki de hayallerimi su yüzüne çıkarabilecek tek ezgiydi. hem enstrümanın hem de tom'un sesinin gayet uyumlu olduğu bu parça, california'daki devasa çölün huzurlu sessizliğinde sanki kendiliğinden gelişmiş ve tom waits'de ses bulmuştu.


proust

   gece yatağıma kurulup proust'un kitabının kapağını açtığım an bambaşka dünyalara gireceğimin sinyallerini daha sayfaların kokusunu aldığım anda görünen -belirli matematiksel düzende dizilmiş olduğuna inandığım- sihirli harflerin büyüsünün etkisini hissederim. bitmek bilmeyen uzun cümlelerini lastik gibi esnetip içine sıkıştırdığı imgeleri ve tasvirleri kafamda canlandırarak okurken aldığım hazzı ancak proustvari bir anlatımı deneyerek en iyi biçimde aktarabilirim.

   yıllar boyunca tek eser için çalışmış, tek esere odaklanmış ve o eserini sanat tabiatına ‘geçmişin izleri’ olarak ciltler halinde şunmuş ( a la recherche du temps perdu ). tüm yıllarını, geçmişin tüm yaşanmışlığını yaratma gücünü kullanarak yeniden yorumlayıp kağıda harfler, kelimeler, cümleler ve paragraflar kombinasyonuna dönüştürerek kağıda döken ve sadece edebiyat alanında değil, müzik , resimtiyatro ve hatta mutfak gibi daha aklıma gelmeyen tüm sanat dallarını eserinin içeriğine alabilen büyük bir edebiyatçı olmak için kendini geçmişine adamış bir yazar, marcel proust.

   combray tasvirleriyle başladığı serisinin ilk kitabı du cote de chez swann ’da, yatmadan önce okuduğu kitabını ve annesinin iyi geceler öpücüğüne olan bağlılığını -kaç sayfa olduğunu inanın bilmiyorum- uzun uzadıya, büyük bir haz duyarak -hiç sıkmadan- özlem ve mutluluğu aynı anda hissettirebilecek bir üslubla anlatır. cümleyi bitirmek istemeyişini her geçen satırda çok rahat anlayabiliriz. güzel olan tüm ‘şey’leri en güzel kelimelerle süsleyerek neredeyse bir sayfalık cümlelerle betimler. 

   françois bir gün öncesinden beri yaratıcılığın heyecanıyla yerinde duramıyordu; gerçekten yetenekli olduğu mutfak sanatına kendini vermek onu mutlu ediyordu; yeni bir misafir geleceğini öğrenince zaten heveslenmişti; sadece kendisince bilinen yöntemlerle `jöleli dana` yapması gerekeceğini biliyordu. eserinin imalatında kullanılacak malzemenin esas değerine büyük önem verdiğinden, bizzat halles'e gidip en güzel fileto, incik, dana paçası parçalarını seçiyordu; tıpkı michelangelo'nun sekiz ayını carrara dağları'nda, ii. julius'un anıtı için en mükemmel mermer bloklarını seçmekle geçirdiği gibi.

   bu ve bunun gibi cümlelerin yüzlercesi sizleri de heyecanlandırmıyor mu? okurken haz almamak mümkün mü? yaşadığımız bu bilgi çağında devasa büyüklükte bir ağaçta gibiyiz, bir meyveyi bile kaçırmamak için olanca hızımızla çaresizce debeleniyor ve bir tek meyvenin bile tadına bakamıyoruz. güzelliklerin farkına varamıyoruz. göremiyoruz. marcel proust, sadece yaşadığı çağın güzelliğini değil, o zamanların güzelliğinin detaylarına da inerek bizlere şimdiki zamanın izine götürüyor.


en son çıkarttığı tren sesi; bu yeni yüzyılda hızlı müziklerin hızlı trenler kadar çoğaldığının acı bir haykırışı gibi.